Yalnızca
haftasonu kaçamağı için İstanbul’a yakın bir yerler bakarken kendimi Mudurnu
‘daki yüzyıllık tarihi konakların fotoğraflarına bakarken buldum ,
büyülendim ve haftasonu tatil planınına artı 1 gün daha ekleyip rotamızı
tamamen değiştirdim .
Abant Gölü
İlk gün sabahın
ilk ışıkları ile düştük yola , İstanbul
Tem Otoyolundan Bolu istikametine doğru devam edip Düzce’yi geçtikten
sora Bolu tüneline girdik .Tünelden çıkınca Abant gişelerinde otoyoldan cıkılıyor
yaklaşık 25 km sonra Abant Gölü çıkıyor karşınıza. İstanbul Abant arası
yaklaşık 280 km , yolculuğumuzu molasız iki buçuk saatte tamamladık.
Milli Parka
girerken araba başı belli bir ücret alınıyor girişteki güvenlik tarafından.
Abant Gölünü ve
milli parkı gezmeden evvel , yol boyu kurt gibi acıktığımız için kendimizi gölün
kenarında , muhteşem manzarası ile insanı büyüleyen restaraunta attık.
Gezi tarihimiz
Şubat ayında olduğu için hava soğuk, sert ama güneşliydi .Sonunda Abant Gölünün
kıyısında , kartpostalı andıran manzaranın karşısında kahvaltı yapıyorduk ve güneş de sıcaklığını bizden esirgemiyordu
.Yaptığımız kahvaltı çok tatmin etmese
de renklerin ruhumuza verdiği
huzurla görmezden geldik.
Göl kenarında yaptığımız
yürüşün ardından , milli parkta piknik yapmak dışında pek seçenek kalmadı
yapacak. Mevsim müsait olmadığı için biz de Abant’a güle güle diyip iki gece
konaklayacağımız Fuatbeyler Konağının yolunu tuttuk.
Mudurnu
Belki de
tatiliminizin en heyacanlı ve keyifli kısmı tarihi bir konakta konaklamaktı.
Fuatbeyler konağı
adını 1886’dan 1962 yılına kadar aynı
konakta yaşamış İbrahim Fuat Armutçuoğlu’ndan almıştır. Fuat Bey aynı zamanda
Cumhuriyet döneminin ilk belediye başkanlarından.Sonrasında bir işadamı bu
konaği restore edip turizme kazandırmış.
Konağin içine
girer girmez kendimizi o eski zamanların ortasında bulduk , her adım atışımızda
duyduğumuz tahtaların gıcırtısı , tavanındaki geleneksel ahşap motifleri ,girişte
bizi karşılayan yüzyıllık piyanonun görüntüsü ile o konakta yaşayan hayatların
hikayelerini gözlerimizin önüne getirdik .
Odalar da aynı
sadelik ve zariflikle , tarihi dokusu değiştirilmeden restore edilmiş
.Tarihin büyüsünden çıkıp eşyalarımızı odaya bıraktıktan sonra ,kasabayı keşfe
çıktık.
Benim Mudurnu’yu
tercih etmemin ilk nedeni tarihi bir
konakta konaklama şansı , kasabanın
sadeliği ve huzuru ve gezi planımdaki
yerlere mesafe olarak uzak olmayışıydı.
Mudurnu ufacık,
şirin ve gelişmekte olan bir kasaba . Her ne kadar Safranbolu gibi turistlerin
ilgisini çekmeye aday bir yer olsa da henüz daha çok yolu olduğunu daha ilk
gittiğinizde anlayacaksınız.
Bizim ilk ziyaret
noktamız Demirciler Çarşısı oldu
; sıra sıra dizilmiş dükkanlarda demir ustaları geleneksel mesleklerini
bugünde yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı .
Demirciler çarşısının paralelinde ufak çaplı küçük el işi satan mağazalar göreceksiniz.İncik boncuk gibi şeylere meraklıysanız mutlaka girin derim , Mudurnu ev hanımlarının yaptığı el emeği iğne oyası takılar ,fularlar gerçekten almaya değer görünüyor.Ben kendime bir iğne oyası kolye aldım bile...
Ardından tarihi Yıldırım
Beyazıt Camii’sini ziyaret ettik. Cami tahminen 600 yıllık bir tarihe sahip
,onca deprem,savaş ve göç görmüş caminin bunca yıl ayakta kalabilmesi mucize
gibi harika bir şey.İlginizi çekerse caminin hemen yanında aynı adla tarihi bir
hamam da bulunuyor.
Mudurnu Kültür
Evi’nde Osmanlıdan kalma
eski eşyaları inceleyip , Saat
Kulesi’ne çıkıp kasabayı kuşbakışı izleyip bol bol fotoğraf çektik.
Sıra artık
Mudurnu’nun dar ve yokuşlu sokaklarını dolaşmaya geldi. Maalesef eski doku tam
olarak korunamamış, o güzelim tarihin içine çirkin betonlar yığılmış,bazı
evlerin ahşapları kimsesizlikten ve bakımsızlıktan kırılmış dökülmüş .Her ne
kadar Mudurnu halkı ve belediye bu tahribat ve kaybın farkına varmış olsa da
eski haline dönüştürmek zaman alacaktır.
Karnımız acıkınca
akşam yemeğini Mudurnu girişinde Yarışkaşı Konağı Restaurant ‘ta yemeye
karar verdik ve tabii yöreye özel Erişteli Kaşık Sapı Mantısını denedik.
Bildiğimiz kesme hamur makarnasının haşlanarak yoğurtla servis edildiği bir
yemek üzerine ayrıca keş peyniri ve ceviz koyularak ikram ediliyor.Değişik bir
lezzet olarak elbette denenmesini öneriyoruz.
İkinci günün
sabahı tarihi bir konağın odasında bir gece geçirdiğimi unutarak uyandım ancak
bu çok uzun sürmedi; odadaki antika mobilyalar , 25 m2 lik alanda 6 adet uzun
dar pencere, bütün sabah güneşinin hiç duvar yokmuşcasına odanın içine dolması gerçekten
farklı bir dünyaya götürmüştü beni .
Konağın restaraunt
bölümü sobalıydı , nasıl mutlu oldum anlatamam çünkü kahvaltıda sobanın üzerinde kızarmış ekmek
vardı :)
Yedigöller
Mudurnu ‘dan
Yedigöller ‘e bir noktaya kadar hızlıca gidiyorsunuz ancak yolun belli bir
kısmı dar, engebeli ve dağ yolu olduğundan yolculuğumuzu yaklaşık 2,5 saatte
tamamladık . Yedigöller yoluna girdikten sonra köyler dışında alişveriş
alternatifi yok bu nedenle mutlaka bir yerde durup ihtiyaçlarınızı
karşılamanızı öneririz.
Yedigöllere
girişte araç başı belli bir ücret ödeniyor ancak bizim gittiğimiz sezon yoğun
olmadığı için biz bir ücret vermedik.Yedigöller;kuzeyden güneye sıra sıra 7
gölden oluşuyor. Bunlar ; Sazlıgöl,İncegöl,Küçükgöl,Deringöl,Büyükgöl,Kurugöl
ve Seringöldür.
Aslında gezimizin
bu kısmıyla ilgili ne anlatsak az kalacak çünkü kuzeyden güneye yürüyüp fotograf çekmeli arada dinlenip bir
çay molası vermeli sonra tekrar doğayı keşfe devam etmelisiniz. Gördüğünüz her
kare sizi büyüleyecek, yeşilin ,mavinin ,sarının,turuncunun her çeşitini tek
tek görüp bu eşsiz doğaya bağlanacaksınız. Biz onlarca fotoğraf çektikten sonra
bir daha çocuklarımızla gelmek üzere söz vererek vedalaştık
Yedigöllerle ve bozuk dönüş
yolunu düşünerek hava kararmadan tekrar düştük Fuatbeyler Konağının yoluna.
Safranbolu
Gezimizin 3.
Gününün sabahı konakta yaptığımız
kahvaltının ardından Safranbolu ya doğru yola çıktık . Mudurnu ‘dan Safranbolu
yaklaşık 210 km ve yolculuğumuz 2,5
saate yakın sürdü.
Safranbolu
kartpostallar ve kültur turu reklamlarından
yalnızca mimarisi ile ünlenmiş görünse de adım adım görülmesi gereken pek çok doğal cennet var.
İlk olarak ilçe
merkezine vardığımız için Kaymakamlar Gezi Evini gezdik.Girişi ücretli
olan bu konak 1976 yılından beri kentsel
miras olarak korunup halkın hizmetine müze olarak sunulmuştur.Tüm odalarında
konağın hem ne kadar ince bir mimari ile yapıldığına sahit oluyorsunuz hem de geleneksel Osmanlı yaşam kültüründen izler görüyorsunuz ; şehirlerde
30 katlı sitelerde büyüyenler için
mutlaka görülmesi gereken yerlerden bitanesi.
İlçe merkezinde sokaklarda yürüdük , fotograf çektik tabii bol bol. Meşhur lokumculara uğramadan geçmedik , safranlı ve fıstıklı lokumlarından aldık İstanbul'daki sevdiklerimize.
Eski
Çarşının içindeki Cinci Handa bir çay molası verdik.Cinci Han 1645 ‘te Kazasker
Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan bir kervansaray aslında .Restore edilip
sonrasında otel,cafe,restaurant olarak hizmet vermeye başlamış.Zamanın en büyük
ve görkemli kervansaraylarından da biri,upuzun ve heybetli bir ahşap kapı ile
karşılayacak sizleri.
Cinci Han’a gelince hemen yanıbaşındaki Cinci Hamamına
girilir denir ancak bizim o kadar vaktimiz olmadığı için eski çarşının içini
gezmeye koyulduk hemen. Birbirinde çeşitli ve şirin hediyelik eşyaların içinde
kendimizi kaybetmiştik ki közde kahve yapan Boncuk Arasta Kahvesi ile karşılaştık.
Hemen
oturduk ve iki orta kahve söyledik
.Kahveler gözümüzün önünde közde pişirildi hemen yanımızda karadut şerbeti ile servis edildi. Mis gibi bir kahve yanında
da Safranbolu lokumu ; mutluluğu çok uzakta aramamak gerekiyor sanırım.
Çarşıda ufak
tefek alışverişten sonra ilçe merkezine arabamızı almaya gittik,bundan sonraki
duraklarda araba gerekiyordu artık .
İlk durağımız
Tokatlı Kanyonu ve Kristal Teras oldu .Yazımın ilk başında dediğim gibi
Safranbolu ‘nun mimarisi dışında doğal güzelliklerinin de yer aldığı bir çok
yerden yalnızca biri burası. Kanyonun başlangıcı Tokatlı Köyü’nün bulunduğu
nokta, diğer noktası ise Eski Çarşı’ya
kadar uzanıyormuş. Nehir boyunca kuş cıvıltıları eşliğinde tertermiz havanın
keyfini sürerek yürüyüş yapabileceğiz gerçekten şahane bir yürüyüş yolu bulunuyor.Ara ara minik
şelalerle karşılaşıp nefis fotograflar çekebilirsiniz.Tokatlı
Kanyonun hemen üst tarafında Kristal bir teras bulunuyor, çok dayanıklı
kırılmaz camdan yapılmış teras Türkiye’de bir ilkmiş. Kanyonun yukarıdan
görüntüsünü burada fotoğraflamak gerçekten keyif verici oluyor hem de cam
terasın şeffaflığını hissederek.
Ardından İncekaya Su Kemeri ‘ne gidiyoruz ,116 metre uzunluğunda, 6 kemerli görkemli bir yapı. Tokatlı Kanyonunun hemen solunda kalıyor. İncekaya Su Kemeri Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından, Safranbolu’ya su getirmek için yaptırılmış.
Ve son olarak Hıdırlık Tepesine gitmek üzere ayrılıyoruz İncekaya Su Kemeri'nden.
Her zamanki gibi
en çok keyif aldığım şeyi sona bıraktım ; bu güzel şehre en tepeden baktım, bakarken
hayal kurdum, yaşadığım şehirle karşılaştırdım ve tabii gördüğüm ve yaşadığım bütün
güzel şeyler için şükrettim.
Hıdırlık Tepesine
oturup demli birer çay içtik, güzel fotograflar çektik,3 günlük tatilimize sığdırdığımız
anılar,nefis tatlarla evimizin yolunu tuttuk.
NOT:
Safranbolu yakınlarında gidilecek bir yer daha var ; Bulak Mencilis Mağarası.Bizim
vaktimiz kalmadığı için gidemedik ancak önerilen yerler arasında olduğu için
paylaşmak istedim.
Sevgiler,
Burcu










kalemine sağlık ,çok bilgilendirici ve insanda oralara gitme istediğini tetikleyen bir yazı olmuş :)
YanıtlaSilÇok teşekkürler ,Sevgiler...
SilBilgilendirici, cezbedici ve eğlenceli bir yazı olmuş... devamını sabırsızlıkla bekliyorum :)
YanıtlaSilTeşekkür Ederim Nesli'cim, yeni yazılar çook yakında ge-li-yoooor :) Sevgiler...
Sil