25 Ağustos 2015 Salı

Kuzu Eti ve Yaz Sebzelerinin Buluşması : Tokat Kebabı




En büyük kebap tutkunlarının bile çoğunlukla bihaber olduğu harika bir lezzettir Tokat Kebabı. 

Kuyruk yağı,kuzu eti ve yaz sebzelerini buluşturan bu nefis kebap  Tokat yöresine ait. 

Kebap üzerine konuşmak için önce Tokat Kebabının tadına bakmak gerekir fikrimce :)

Etinden sebzesine büyük titizlikle seçilir bütün malzemeler . Gerçek lezzeti yakalamak için ya Tokat Kebap Ocağınızın olması gerekir ya da özel tasarlanan fırınlarda yemek... 

                                          

Kebap ocağı diğer kebapların pişirildiği ocaklardan biraz farklı, 2 ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm yani ortada şişlerin asıldığı yer, emayeden yapılmış , ısıyı daha çabuk geçirdiği için etin ve sebzenin kolayca pişmesini sağlıyor. İkinci bölüm ise tava bölümü , tam olarak şişlerin altına denk geliyor , tavaya domatesler koyuluyor ve domateslere kuyruk yağı ve etin yağı da karışıyor pişerken bütün lezzetiyle.


                                   


Bizde kırmızı et aşkı babadan çocuğa geçtiği için kendimi bildim bileli kebap ocağı var evimizde.Onun için de yaz gelince , mis gibi yaz sebzelerinin eşlik ettiği Tokat Kebabı gelir aklımıza.Benim için Tokat Kebabı babamın hünerli elleri değmeden düşünülemez ve aynı zamanda ailemi aynı iştahla sofrada tutmayı başaran yegane yemektir kendisi . Kalbimizi fethedişi belki de biraz bundan gelir ...

Kuzunun en genci seçilir ,babamın dediğine göre 9 ayı geçmemesi lazımmış.
Patlıcanın meyve yumuşaklığında ve çekirdeksiz olması makbuldur . Domates orta erginlikle kırmızı olmalı , mis gibi kokmalı . Patates sarılardan seçilir,protein miktarı bol nişastası az olacak şekilde. Ve tabi sarımsak , olmazsa olmaz  ... 

Şişlere sebzeleri etle birleştirerek takmak hünerli ellere kalıyor. Önce kuyruk yağı takıyor şişe ,sonra kaya tuzu ile tatlandırılan sebze ve kuzu eti sıra ile... Patlıcanı ve patatesi ayrı ayrı koyuyoruz şişlere .Domates yarıya bölünerek yerleştiriliyor ocağın çekmeceli tavasına. Kenarlarına sarımsak konuyor ki kuyruk yağının lezzeti ile buluşsun domates ve sarımsaklar diye. 








Kebap pişerken  hazırlanan  dilimlenmiş lavaşlar tepsiye ekleniyor . 
Pişen et ve sebze , şişten çekilerek özenle yerleştiriliyor kebap tepsisine .




Ortasını açıkta bıraktığımız tepsiye pişen domates sosu ekleniyor ve tam burada dikkatli olmak gerekiyor ki  yerken parmaklarınızdan bir kaçını kaybetmeyin diye :)

                                                 
Öğlen vakti olduğu için kebabın yanına taze naneli ayran koyup afiyetle yiyip içtik biz :) 

                                                   

Tokat Kebabını yapmak bir tutku aslında .Verdiğin zahmete , harcadığın zamana fazlaca değen ve ailemizi bir arada tutan tatlı bir etkinlik ayrıca ...

Gidemesem de yaşayamasam da babamın doğduğu büyüdüğü topraklardan getirip , bize öğrettiği bir miras var beni ve kardeşlerimi dedelerimizin yaşadığı topraklara bağlayan ...

Bu lezzeti bilenlere hatırlatıp , bilmeyenlere duyurmak tek amacım :)

Afiyetle kalın ,
Sevgilerimle ...
Burcu


17 Ağustos 2015 Pazartesi

Senfonik Bir Lezzet : Ajvar Sosu


Balkan ülkelerinin mutfağından gelip gönlüme taht kuran , rengi ve görüntüsüyle iştahımı açıp lezzetiyle tadını damağımda bırakan; en güzel yaz sebzelerini buluşturan senfonik lezzet Ajvar Sosu  ...

Közlenmiş patlıcan , biber ve domatesle hazırlanan bu lezzetli sosu sabah kahvaltılarında ekmek üzerine sürerek ,kaşarlı tostlarla , makarnalarda, et yemeklerinin yanında ,cips sos olarak kullanabilirsiniz. 

Yaz bitmeden yaklaşık üç saatinizi ayırın , kışın bu enfes lezzetin tadını çıkarın ...

Ajvar Sos için Malzemeler :

2 kg patlıcan 
1kg ergin kırmızı biber
5 adet ergin domates
1 baş sarımsak
3 orta boy soğan
Tuz,karabiber,pulbiber

Patlıcan ve kırmızı biberler fırında közlenirken soğanı ve sarımsakları tencerede kavuruyoruz. Domatesleri soyup karışıma ekliyoruz .Suyunu çeken domateslerin üzerine , kabuklarını soyup ince ince doğradığımız patlıcan ve biberleri atıyoruz.  Bir taşım kaynadıktan sonra ocaktan alıp blenderla püre haline getiriyoruz.Ocağa koyarken damak tadımıza göre tuzunu,biberini ,nanesini ekliyoruz. 









10-15 dakika ocakta kısık ateşte kaynattıktan sonra ajvar sosumuzu soğumadan konserve şişelerimize alıp ağızlarını sıkıca kapatıyoruz.

Ve kış boyu afiyetle yiyebileceğimiz Ajvar sosumuz hazır ,afiyet olsun :)



Sevgiler,
Burcu




6 Ağustos 2015 Perşembe

Abant,Mudurnu,Yedigöller ve Safranbolu

Yalnızca haftasonu kaçamağı için İstanbul’a yakın bir yerler bakarken kendimi Mudurnu ‘daki yüzyıllık tarihi konakların fotoğraflarına bakarken buldum , büyülendim ve haftasonu tatil planınına artı 1 gün daha ekleyip rotamızı tamamen değiştirdim .

Abant Gölü

İlk gün sabahın ilk ışıkları ile düştük yola , İstanbul  Tem Otoyolundan Bolu istikametine doğru devam edip Düzce’yi geçtikten sora Bolu tüneline girdik .Tünelden çıkınca Abant gişelerinde otoyoldan cıkılıyor yaklaşık 25 km sonra Abant Gölü çıkıyor karşınıza. İstanbul Abant arası yaklaşık 280 km , yolculuğumuzu molasız iki buçuk saatte tamamladık.



Milli Parka girerken araba başı belli bir ücret alınıyor girişteki güvenlik tarafından.
Abant Gölünü ve milli parkı gezmeden evvel , yol boyu kurt gibi acıktığımız için kendimizi gölün kenarında , muhteşem manzarası ile insanı büyüleyen restaraunta attık.
Gezi tarihimiz Şubat ayında olduğu için hava soğuk, sert ama güneşliydi .Sonunda Abant Gölünün kıyısında , kartpostalı andıran manzaranın karşısında kahvaltı yapıyorduk ve güneş de sıcaklığını bizden esirgemiyordu .Yaptığımız kahvaltı çok tatmin etmese  de  renklerin ruhumuza verdiği huzurla görmezden geldik.



Göl kenarında yaptığımız yürüşün ardından , milli parkta piknik yapmak dışında pek seçenek kalmadı yapacak. Mevsim müsait olmadığı için biz de Abant’a güle güle diyip iki gece konaklayacağımız Fuatbeyler Konağının yolunu tuttuk.




Mudurnu

Belki de tatiliminizin en heyacanlı ve keyifli kısmı tarihi bir konakta konaklamaktı.
Fuatbeyler konağı  adını 1886’dan 1962 yılına kadar aynı konakta yaşamış İbrahim Fuat Armutçuoğlu’ndan almıştır. Fuat Bey aynı zamanda Cumhuriyet döneminin ilk belediye başkanlarından.Sonrasında bir işadamı bu konaği restore edip turizme kazandırmış.



Konağin içine girer girmez kendimizi o eski zamanların ortasında bulduk , her adım atışımızda duyduğumuz tahtaların gıcırtısı , tavanındaki geleneksel ahşap motifleri ,girişte bizi karşılayan yüzyıllık piyanonun görüntüsü ile o konakta yaşayan hayatların hikayelerini gözlerimizin önüne getirdik .


Odalar da aynı sadelik ve zariflikle , tarihi dokusu değiştirilmeden restore edilmiş .Tarihin büyüsünden çıkıp eşyalarımızı odaya bıraktıktan sonra ,kasabayı keşfe çıktık.


Benim Mudurnu’yu tercih etmemin ilk nedeni  tarihi bir konakta konaklama şansı  , kasabanın sadeliği ve huzuru ve  gezi planımdaki yerlere mesafe olarak uzak olmayışıydı. 

Mudurnu ufacık, şirin ve gelişmekte olan bir kasaba . Her ne kadar Safranbolu gibi turistlerin ilgisini çekmeye aday bir yer olsa da henüz daha çok yolu olduğunu daha ilk gittiğinizde anlayacaksınız.

Bizim ilk ziyaret noktamız Demirciler Çarşısı oldu  ; sıra sıra dizilmiş dükkanlarda demir ustaları geleneksel mesleklerini bugünde yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı .

Demirciler çarşısının paralelinde ufak çaplı küçük el işi satan mağazalar göreceksiniz.İncik boncuk gibi şeylere meraklıysanız mutlaka girin derim , Mudurnu ev hanımlarının yaptığı el emeği iğne oyası takılar ,fularlar gerçekten almaya değer görünüyor.Ben kendime bir iğne oyası kolye aldım bile...


Ardından tarihi Yıldırım Beyazıt Camii’sini ziyaret ettik. Cami tahminen 600 yıllık bir tarihe sahip ,onca deprem,savaş ve göç görmüş caminin bunca yıl ayakta kalabilmesi mucize gibi harika bir şey.İlginizi çekerse caminin hemen yanında aynı adla tarihi bir hamam da bulunuyor.


Mudurnu Kültür Evi’nde Osmanlıdan kalma eski eşyaları inceleyip ,  Saat Kulesi’ne çıkıp kasabayı kuşbakışı izleyip bol bol fotoğraf çektik.

Sıra artık Mudurnu’nun dar ve yokuşlu sokaklarını dolaşmaya geldi. Maalesef eski doku tam olarak korunamamış, o güzelim tarihin içine çirkin betonlar yığılmış,bazı evlerin ahşapları kimsesizlikten ve bakımsızlıktan kırılmış dökülmüş .Her ne kadar Mudurnu halkı ve belediye bu tahribat ve kaybın farkına varmış olsa da eski haline dönüştürmek zaman alacaktır.

Karnımız acıkınca akşam yemeğini Mudurnu girişinde Yarışkaşı Konağı Restaurant ‘ta yemeye karar verdik ve tabii yöreye özel Erişteli Kaşık Sapı Mantısını denedik. Bildiğimiz kesme hamur makarnasının haşlanarak yoğurtla servis edildiği bir yemek üzerine ayrıca keş peyniri ve ceviz koyularak ikram ediliyor.Değişik bir lezzet olarak elbette denenmesini öneriyoruz.

İkinci günün sabahı tarihi bir konağın odasında bir gece geçirdiğimi unutarak uyandım ancak bu çok uzun sürmedi; odadaki antika mobilyalar , 25 m2 lik alanda 6 adet uzun dar pencere, bütün sabah güneşinin hiç duvar yokmuşcasına odanın içine dolması gerçekten farklı bir dünyaya götürmüştü beni .

Konağın restaraunt bölümü sobalıydı , nasıl mutlu oldum anlatamam çünkü kahvaltıda sobanın üzerinde kızarmış ekmek vardı :) 

Yedigöller

Mudurnu ‘dan Yedigöller ‘e bir noktaya kadar hızlıca gidiyorsunuz ancak yolun belli bir kısmı dar, engebeli ve dağ yolu olduğundan yolculuğumuzu yaklaşık 2,5 saatte tamamladık . Yedigöller yoluna girdikten sonra köyler dışında alişveriş alternatifi yok bu nedenle mutlaka bir yerde durup ihtiyaçlarınızı karşılamanızı öneririz.

Yedigöllere girişte araç başı belli bir ücret ödeniyor ancak bizim gittiğimiz sezon yoğun olmadığı için biz bir ücret vermedik.Yedigöller;kuzeyden güneye sıra sıra 7 gölden oluşuyor. Bunlar ; Sazlıgöl,İncegöl,Küçükgöl,Deringöl,Büyükgöl,Kurugöl ve Seringöldür.






Aslında gezimizin bu kısmıyla ilgili ne anlatsak az kalacak çünkü kuzeyden güneye  yürüyüp fotograf çekmeli arada dinlenip bir çay molası vermeli sonra tekrar doğayı keşfe devam etmelisiniz. Gördüğünüz her kare sizi büyüleyecek, yeşilin ,mavinin ,sarının,turuncunun her çeşitini tek tek görüp bu eşsiz doğaya bağlanacaksınız. Biz onlarca fotoğraf çektikten sonra bir daha çocuklarımızla gelmek üzere söz vererek  vedalaştık  Yedigöllerle ve  bozuk dönüş yolunu düşünerek hava kararmadan tekrar düştük Fuatbeyler Konağının yoluna.

Safranbolu

Gezimizin 3. Gününün  sabahı konakta yaptığımız kahvaltının ardından Safranbolu ya doğru yola çıktık . Mudurnu ‘dan Safranbolu yaklaşık  210 km ve yolculuğumuz 2,5 saate yakın sürdü.

Safranbolu kartpostallar ve kültur turu reklamlarından  yalnızca mimarisi ile ünlenmiş görünse de adım adım görülmesi  gereken pek çok doğal cennet var.

İlk olarak ilçe merkezine vardığımız için Kaymakamlar Gezi Evini gezdik.Girişi ücretli olan bu konak  1976 yılından beri kentsel miras olarak korunup halkın hizmetine müze olarak sunulmuştur.Tüm odalarında konağın hem ne kadar ince bir mimari ile yapıldığına sahit oluyorsunuz hem de geleneksel Osmanlı yaşam kültüründen izler görüyorsunuz  ; şehirlerde 30 katlı  sitelerde büyüyenler için mutlaka görülmesi gereken yerlerden bitanesi.


İlçe merkezinde sokaklarda yürüdük , fotograf çektik tabii bol bol. Meşhur lokumculara uğramadan geçmedik , safranlı ve fıstıklı lokumlarından aldık İstanbul'daki sevdiklerimize.


Eski Çarşının içindeki Cinci Handa bir çay molası verdik.Cinci Han 1645 ‘te Kazasker Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan bir kervansaray aslında .Restore edilip sonrasında otel,cafe,restaurant olarak hizmet vermeye başlamış.Zamanın en büyük ve görkemli kervansaraylarından da biri,upuzun ve heybetli bir ahşap kapı ile karşılayacak sizleri.


Cinci Han’a gelince hemen yanıbaşındaki Cinci Hamamına girilir denir ancak bizim o kadar vaktimiz olmadığı için eski çarşının içini gezmeye koyulduk hemen. Birbirinde çeşitli ve şirin hediyelik eşyaların içinde kendimizi kaybetmiştik ki közde kahve yapan  Boncuk Arasta Kahvesi ile karşılaştık.

Hemen oturduk  ve iki orta kahve söyledik .Kahveler gözümüzün önünde közde pişirildi hemen yanımızda karadut şerbeti  ile servis edildi. Mis gibi bir kahve yanında da Safranbolu lokumu ; mutluluğu çok uzakta aramamak gerekiyor sanırım.


Çarşıda ufak tefek alışverişten sonra ilçe merkezine arabamızı almaya gittik,bundan sonraki duraklarda araba gerekiyordu artık  .

İlk durağımız Tokatlı Kanyonu ve Kristal Teras oldu .Yazımın ilk başında dediğim gibi Safranbolu ‘nun mimarisi dışında doğal güzelliklerinin de yer aldığı bir çok yerden yalnızca biri burası. Kanyonun başlangıcı Tokatlı Köyü’nün bulunduğu nokta,  diğer noktası ise Eski Çarşı’ya kadar uzanıyormuş. Nehir boyunca kuş cıvıltıları eşliğinde tertermiz havanın keyfini sürerek yürüyüş yapabileceğiz gerçekten şahane  bir yürüyüş yolu bulunuyor.Ara ara minik şelalerle karşılaşıp nefis fotograflar çekebilirsiniz.Tokatlı Kanyonun hemen üst tarafında Kristal bir teras bulunuyor, çok dayanıklı kırılmaz camdan yapılmış teras Türkiye’de bir ilkmiş. Kanyonun yukarıdan görüntüsünü burada fotoğraflamak gerçekten keyif verici oluyor hem de cam terasın şeffaflığını hissederek.



Ardından İncekaya Su Kemeri ‘ne gidiyoruz ,116 metre uzunluğunda, 6 kemerli görkemli bir yapı. Tokatlı Kanyonunun hemen solunda kalıyor. İncekaya Su Kemeri Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından, Safranbolu’ya su getirmek için yaptırılmış.

Ve son olarak Hıdırlık Tepesine gitmek üzere ayrılıyoruz İncekaya Su Kemeri'nden.
Her zamanki gibi en çok keyif aldığım şeyi sona bıraktım ; bu güzel şehre en tepeden baktım, bakarken hayal kurdum, yaşadığım şehirle karşılaştırdım ve tabii gördüğüm ve yaşadığım bütün güzel şeyler için şükrettim.  

Hıdırlık Tepesine oturup demli birer çay içtik, güzel fotograflar çektik,3 günlük tatilimize sığdırdığımız anılar,nefis tatlarla evimizin yolunu tuttuk.


NOT: Safranbolu yakınlarında gidilecek bir yer daha var ; Bulak Mencilis Mağarası.Bizim vaktimiz kalmadığı için gidemedik ancak önerilen yerler arasında olduğu için paylaşmak istedim.


Sevgiler,
Burcu 




4 Ağustos 2015 Salı

Ağva'da GünBatımı

İstanbul'da yaşayıp , haftaiçi soluksuz çalışan insanlar bilirler Karadeniz'in İstanbul'a bağlı kısmında yer alan bu güzel cenneti ...Şehir merkezine yalnızca 60 km uzaklıktaki Ağva , Anadolu yakası Şile otobanı üzerinden devam ettiğinizde yalnızca 1,5 saat sonra varacağınız ve şehrin bütün keşmekeşinden uzakta , kafanızı dinleyebileceğiniz bir doğal terapi mekanıdır adeta ...

Haftasonu şehirli akınına ugrayan bu şirin kasabaya yapılacak gezinin haftaiçi yapılmasını önerenlerdenim.

Şile yolu üzerinden devam ettiğinizde karşınıza köy kahvaltısı yapabileceğiz bir sürü güzel mekan çıkacaktır.Ben Şile girişinde bulunan Sakligöl'ü görmenizi öneririm,haftaiçi sabah erken saatlerde giderseniz , insan sesleri yerine doğadaki sesleri dinler ,ciğerlerinize bolca temiz oksijeni doldurup,  keyifli bir kahvaltı yapabilirsiniz göl kenarında.




Kahvaltıdan sonra Ağva tabelalarını izleyerek tek gidiş dönüş ve iki tarafı ağaçlarla kaplı yemyeşil bir yoldan yaklaşık bir saat kadar devam etmeniz gerekiyor.


Şehir merkezine geldiğinizde hediyelik eşyacıları ve gerçek şile bezi kıyafet satan mağazaları gezebilirsiniz. 

Ağva'ya geldiyseniz ilk yapmanız gereken mutlaka Göksu Nehri'nde bir sandal turuna katılmaktır.Gölü baştan aşağı gezdiren mini turlar gerçekten keyifli ,eğer rüzgarsız bir güne denk geldiyseniz nasıl geçtiğini anlamayacaksınız bile.

Öğlen yemeğini Göksu Nehri'nin bitişiğindeki lokantalarda yiyebilirsiniz.
Biz gittiğimizde nehre karşı Türk kahvesi içebilecek bir yer bulamadığımız için çok üzülmüştük , konsept olarak restaurant hizmeti verildiği için balık ,tavuk alkollü içecekleri rahatlıkla bulabilirsiniz. 

Öğleden sonra Ağva merkezde bulunan kumsallarda denizin keyfini çıkartabilirsiniz.

İkinci olarak mutlaka yapılması gereken şey Kilimli Köyü'ne gitmek...Ağva merkezden Kilimli Köyü tabelalarını takip ederek yaklaşık 20-25 km uzaklaştıktan sonra , köyün tepesine kurulmuş Kilimli Sosyal Tesisleri olarak hizmet veren , orta halli bir balık lokantası ile karşılaşacaksınız. Göreceğiniz doğal ortamla yeşil ve mavi çarpmasına uğrayabilirsiniz ... Tadını çıkartın, bol bol çekin içinize temiz oksijeni , gözlerinizi mahrum bırakmayın o harika mavinin keyfini sürmekten ... 



Eee oksijeni çok alan beyin açlık sinyalleri verecek tabii mideye ...
Biz Mayıs ayının başında , tam gün batımına denk getirdik akşam yemeğimizi.
Doğanın,manzaranın,havanın ,atmosferin tadını çıkartmak için kendimizi asma balkonuna attık lokantanın...

Lokanta tipik bir balık lokantası olarak döşenmiş ve nefis görünen balık çeşitleri ile göz dolduruyordu.Ben rakının yanına en çok kırmızı et severim, zevk meselesi ,bu nedenle biz tercihimizi etten yana kullandık.Mezelerden acılı ezme,domatesli patlıcan ve elbette rakının olmazsa olmazı haydari söyledik. 

Orada içtiğim rakı, yediğim kuzu pirzola ve harika mezeler mi yoksa bu yanıbaşımızdaki cenneti sevgilimle keşfetmiş olmanın verdiği içsel huzur mu beni Kilimli Köyüne bağladı hala bilmiyorum :) 

Bildiğim ve paylaşmaktan mutluluk duyduğum şey , Ağva'ya yolunuzu mutlaka düşürün ve Kilimli Koyu'nda rakı içmeden dönmeyin :) 



Sevgilerimle ;
Burcu