7 Kasım 2015 Cumartesi

Tuzla Balıkçısı

Anadolu yakasının yazlık bir sahil kasabasını andıran ilçesi Tuzla 'nın meşhur Tuzla Balıkçısındayız. Balık yemeğinde alternatif arayan , farklılıklara açık balık severlerin hoşlanacağı lezzetlerin , değişik biçimlerde sunulduğu mütevazi bir mekan burası.

Mekan ambiyansı olarak çok beklenti içine girilmemesi gerektiğini yazımın başında belirtmek isterim ,öyle uzun saatlerce oturulup yemek yenip içki içilecek bir lokanta da değil burası.  Alkol bulunmayan mekanı çekici kılan çeşitliliği ve lezzetiyle insanın hem gözüne hem midesine hitap eden nefis balık meze menüsü.

Tecrübe ile sabittir ; bayram tatillerinde veya haftasonu aksam yemeğinde sakinlik arayanların tercih etmesi önerilmez,şaşırtıcı bir kalabalıkla karşılaşabilirsiniz.

Mekanın öne çıkan özelliği farklı balıkları 180 çeşit meze şeklinde sunuyor olması.Balık mezelerin yanında büyük balıkların lezzeti ve sunumu zayıf kalıyor diyebiliriz hatta.

Tek seferde deneyebileceğimiz mezeler sınırlı olduğundan ,yıllardır gittiğim bu lokadantada denediğim en lezzetli mezeleri paylaşmak istiyorum sizlerle.

Benim  favori mezem bol halka soğan ve soya sosu ile marine edilmiş Karadeniz Somonu.Soya sosu balığa bu kadar mı yakışır ... Evet , ilk defa Tuzla balıkçısı ile keşfettim bunu .Tek kelime ile mükemmel bir lezzet benim için ...

Normalde Karidesi görüntü itibari ile sevemeyen ben , Tuzla balıkçısından Jumbo Pane Karides yemeden çıkmıyorum.

Köz Patlıcanın iskorpit ile muhteşem buluşması da mutlaka denenmeli.

Bu üçlü dışında denenmesi gereken mezeleri de sıralıyorum..

Minekop Izgara
Kılıç Balığı
Balık böreği
Kalamar sote
Soya soslu lipsos
Izgara lagos

Yemeğin üzerine bir tatlı iyi gider derseniz yediğiniz lezzetli balıklardan sonra tatmin etmese de volkanoyu öneririm.



Afiyet ve Sevgiyle,
Burcu


3 Kasım 2015 Salı

İstanbul 'da Huzur Varmış :)

Annemden gelen bir alışkanlık olsa gerek her zaman erken kalkanın erken yol aldığına inanmışımdır. Haftasonu da olsa, içimde hala uyku kırıntıları da olsa engel olamadığım manevi bir hissiyat güne erken başladığımda o günün bereketinin ruhuma iyi geleceğini hissettiriyor bana.

İstanbul'da yaşayanlar bilir , artık şu veya bu saatte , şurada veya burada trafik vardır, kalabalıktır klişesini geçeli epey zaman oldu. Artık trend şu ki İstanbul'da her an trafik olabilir ve her yer yeterince kalabalık:)

Bundan mütevellit bizi bu keşmekeşten uzaklaştıracak yeni yerleri keşfetmeye çalışır olduk. 

Anadolu Kavağı benim favorilerimden birtanesi ,bugün bahsetmek istediğim yer ise Yoros Kalesinin yanıbaşında yer alan, eski Poyrazköy , yeni 3. köprü manzaralı ,şahane manzarası ile insanın içini ısıtıp kendisine bağlayıp huzur veren şirin bir mekan Yoros Cafe.

Cafenin dış mekanında ahşap sandalyeler ve masalar kullanılarak salaş ve rahat bir ortam yaratılmış.

Sabah saatleri olduğu için bizim dışımızda bir kaç masa var , sokak kedicikleri de masaları teker teker ziyaret ediyor yemek bulma umuduyla . Sokak hayvanlarının özgür bırakılması da hoşuna gidiyor insanın :)

Çok zengin bir menü ve lezzet ile karşılaşmayacağınızı söyleyelim. Standart serpme kahvaltı ve mevsimine göre balık ve et çeşitlerini deneyebilirsiniz. Aslında itiraf etmeyelim böyle bir mekan için epey özensiz bir menü ...Yemek konusunda iddialı olmasa da ambiansa uyum sağlaması adına çay servisinde bir kalite yakalamış olmalarını umardım ancak onun da çok başarılı olduğunu söyleyemem.

Ama yine de kendinizi bir sonbahar sabahı Karadeniz'de bir yaylada kahvaltı ediyormuş gibi hissetmek ya da bir aksam üzeri güneşin batışını çayınızı yudumlarken yüksek bi yerden sevdiklerinizle izlemek istiyorsanız mutlaka bir kere de olsa YOROS Cafe'yi ziyaret etmelisiniz.
Çünkü umutlu ve güzel seyler hissettiren bir atmosferi var ...Ve bu gerçekten ruhunuza iyi gelecek ...





Afiyet ve Sevgiyle,
Burcu

1 Ekim 2015 Perşembe

UnutMADIMAKlımda diyorsan

Carina genç ve meraklı bir araştırmacıdır , Türkiye'de yaşayan Türk kadınların toplumdaki yerini araştırmak üzere Türkiye'ye gelir.Ankara'da Alevi bir ailenin evinde kalan genç kadın , Sivas'a Pir Sultan'ı anma etkinliklerin yapıldığı Madımak Oteline gider ve son nefesine kadar yaşanan herşeyi günlüğüne kaydeder. 

Film Carina'nın günlüğünden yola çıkarak Sivas'ta yaşanan katliamı anlatıyor.Anmanın yapıldığı son gün Aziz Nesin'in şenliklerdeki varlığını bahane eden bir grup gerici , Cuma namazından sonra Madımak oteli önünde  toplanıyor ve eylemler başlıyor. İlk başta grubun dağılacağı düşünülse de olaylar büyüyeme devam ediyor.

Son ana kadar umutlar hep yürekte ...Ama koskoca devlet Sivas'ta yok oluyor gözlerimizin önünde ,dönemin Sivas valisinin de dediği gibi tıpkı ...

Yıllarca akıllardan ve kalplerden silinemeyecek bu travmayı tekrar yaşıyoruz filmi izlerken ...

Beyazperde için amatör olsa da ,usta oyuncuların eşlik ettiği , verdiği duygu ,yarattığı farkındalık ve cesaret açısından taktir edilmesi gereken bir film diyebilirim . Bu nedenle mutlaka izlenmesi gerektiğini düşünüyorum.










Burcu












15 Eylül 2015 Salı

Babaannemin Bayram Ritüeli : Baklalı Yaprak Dolması(Tokat Usulü)



Bir bayram daha geldi ...

Ufakken bayram; babamın işe gitmediği, büyüklerin ellerinin öpülüp haşlık alındığı, kalabalık aile ziyaretleri ve hep birlikte büyük ve lezzetli sofralara oturduğumuz günlerdi benim için .

Büyüdüm , bayramların anlamı değişti. Bayram ; artık koşturmalı ,yorucu günlük hayatın içinde bir nefes arası oldu benim  için.

Ve yıllar geçti , sevdiklerimizi uğurlamaya başladığımız günler geldi. Eksildik ...Üzüldük ... Hayatın anlamını yitirdiği günler yaşadık ...

Ama devam ettik yaşamaya On'ları kalbimizin en güzel köşesine koyarak ...

Güzel anlar bir fotograf karesi gibi asıldı zihnimize ...

Bazen bir fotografta  hatırladık ,bazen birlikte dinlediğimiz bir şarkıda, bazense yediğimiz  bir yemekte...

İşte benim çocukluğumdan kalan , damağımdan tadı, burnumdan kokusu gitmeyen bir lezzet var.Çok sevgili babaannemin bayram ritüeli "Tokat üsulü baklalı yaprak sarması"...

Babaannem her bayram dolmasını sarar ve ona eşlik eden nefis yemeklerle bizi beklerdi gözleri kapıda. Babaannemi kaybedeli 4 koca sene geçti ...Hayattayken tarifini dinlemek kısmet olmasa da annem bir Anadolu kadını olarak babaannemden kendisine devrolan bu ritüeli severek devam ettiriyor .

Sarmanın en önemli özelliği elbette sabır işi olması ... Hele de bayramlar gibi kalabalıkları birbirine kavuşturan günler için yapılıyorsa ...Tokat usülü yaprak sarmasının özelliği ise yaprağın Tokat yöresine ait olup , bakla ile sarılıp , kuzu gerdan üzerinde ve tabi kısık ateşte pişiriliyor olması... 

Dolmanın iç malzemeleri şöyle :

Akşamdan ıslatılmış iki su bardağı bakla
3 iri ince ince doğranmış soğan
3-4 diş ince ince doğranmış sarımsak
Bir cay bardağı zeytin yağı
2 silme yemek kaşığı domates salçası
1 su bardağı bulgur
1/2 su bardağı pirinç
Göz kararı Tuz,pul biber ,reyhan,dereotu
Tencerenin dibine koymak için kuzu gerdan






Bütün malzemeler  eklenip iyice karıştırıldıktan sonra yapraklar sarılmaya başlanır. Yaprağın dağılıp açılmaması için karışımı çok iri olmayacak şekilde sarmak lazım.  Tencerenin altına etler dizildikten sonra dolmalar dağınık olarak tencereye konulur ki pişerken rahat pişsin ,aralarda boşluklar olsun diye ...İki üç saat suyu kontrol edilerek pişirilir. 

Piştikten sonra yumuşacık ağızda dağılan lokum gibi bir dolma olacak ve damağınızda yıllarca kalacak o lezzeti bıracak. 

Babaannem bizi aynı sofrada mutluluk ve memnuniyetle toplamayı başarmanın güzel bir yolunu bulmuş , dolmasının lezzeti dilden dile dolaşır olmuştu ...Aramızda olmasa da artık , bizim için bayramları değerli kılan bir manevi bir miras bıraktı.Hem bu tatlar ,bu kavuşmalar olmasa bayramların ne anlamı kalırdı ? 

Sevdiklerimize sımsıkı sarıldığımız çok güzel bayramlarınız olsun , afiyetle ve sevgiyle kalın.

Burcu

25 Ağustos 2015 Salı

Kuzu Eti ve Yaz Sebzelerinin Buluşması : Tokat Kebabı




En büyük kebap tutkunlarının bile çoğunlukla bihaber olduğu harika bir lezzettir Tokat Kebabı. 

Kuyruk yağı,kuzu eti ve yaz sebzelerini buluşturan bu nefis kebap  Tokat yöresine ait. 

Kebap üzerine konuşmak için önce Tokat Kebabının tadına bakmak gerekir fikrimce :)

Etinden sebzesine büyük titizlikle seçilir bütün malzemeler . Gerçek lezzeti yakalamak için ya Tokat Kebap Ocağınızın olması gerekir ya da özel tasarlanan fırınlarda yemek... 

                                          

Kebap ocağı diğer kebapların pişirildiği ocaklardan biraz farklı, 2 ana bölümden oluşuyor. İlk bölüm yani ortada şişlerin asıldığı yer, emayeden yapılmış , ısıyı daha çabuk geçirdiği için etin ve sebzenin kolayca pişmesini sağlıyor. İkinci bölüm ise tava bölümü , tam olarak şişlerin altına denk geliyor , tavaya domatesler koyuluyor ve domateslere kuyruk yağı ve etin yağı da karışıyor pişerken bütün lezzetiyle.


                                   


Bizde kırmızı et aşkı babadan çocuğa geçtiği için kendimi bildim bileli kebap ocağı var evimizde.Onun için de yaz gelince , mis gibi yaz sebzelerinin eşlik ettiği Tokat Kebabı gelir aklımıza.Benim için Tokat Kebabı babamın hünerli elleri değmeden düşünülemez ve aynı zamanda ailemi aynı iştahla sofrada tutmayı başaran yegane yemektir kendisi . Kalbimizi fethedişi belki de biraz bundan gelir ...

Kuzunun en genci seçilir ,babamın dediğine göre 9 ayı geçmemesi lazımmış.
Patlıcanın meyve yumuşaklığında ve çekirdeksiz olması makbuldur . Domates orta erginlikle kırmızı olmalı , mis gibi kokmalı . Patates sarılardan seçilir,protein miktarı bol nişastası az olacak şekilde. Ve tabi sarımsak , olmazsa olmaz  ... 

Şişlere sebzeleri etle birleştirerek takmak hünerli ellere kalıyor. Önce kuyruk yağı takıyor şişe ,sonra kaya tuzu ile tatlandırılan sebze ve kuzu eti sıra ile... Patlıcanı ve patatesi ayrı ayrı koyuyoruz şişlere .Domates yarıya bölünerek yerleştiriliyor ocağın çekmeceli tavasına. Kenarlarına sarımsak konuyor ki kuyruk yağının lezzeti ile buluşsun domates ve sarımsaklar diye. 








Kebap pişerken  hazırlanan  dilimlenmiş lavaşlar tepsiye ekleniyor . 
Pişen et ve sebze , şişten çekilerek özenle yerleştiriliyor kebap tepsisine .




Ortasını açıkta bıraktığımız tepsiye pişen domates sosu ekleniyor ve tam burada dikkatli olmak gerekiyor ki  yerken parmaklarınızdan bir kaçını kaybetmeyin diye :)

                                                 
Öğlen vakti olduğu için kebabın yanına taze naneli ayran koyup afiyetle yiyip içtik biz :) 

                                                   

Tokat Kebabını yapmak bir tutku aslında .Verdiğin zahmete , harcadığın zamana fazlaca değen ve ailemizi bir arada tutan tatlı bir etkinlik ayrıca ...

Gidemesem de yaşayamasam da babamın doğduğu büyüdüğü topraklardan getirip , bize öğrettiği bir miras var beni ve kardeşlerimi dedelerimizin yaşadığı topraklara bağlayan ...

Bu lezzeti bilenlere hatırlatıp , bilmeyenlere duyurmak tek amacım :)

Afiyetle kalın ,
Sevgilerimle ...
Burcu


17 Ağustos 2015 Pazartesi

Senfonik Bir Lezzet : Ajvar Sosu


Balkan ülkelerinin mutfağından gelip gönlüme taht kuran , rengi ve görüntüsüyle iştahımı açıp lezzetiyle tadını damağımda bırakan; en güzel yaz sebzelerini buluşturan senfonik lezzet Ajvar Sosu  ...

Közlenmiş patlıcan , biber ve domatesle hazırlanan bu lezzetli sosu sabah kahvaltılarında ekmek üzerine sürerek ,kaşarlı tostlarla , makarnalarda, et yemeklerinin yanında ,cips sos olarak kullanabilirsiniz. 

Yaz bitmeden yaklaşık üç saatinizi ayırın , kışın bu enfes lezzetin tadını çıkarın ...

Ajvar Sos için Malzemeler :

2 kg patlıcan 
1kg ergin kırmızı biber
5 adet ergin domates
1 baş sarımsak
3 orta boy soğan
Tuz,karabiber,pulbiber

Patlıcan ve kırmızı biberler fırında közlenirken soğanı ve sarımsakları tencerede kavuruyoruz. Domatesleri soyup karışıma ekliyoruz .Suyunu çeken domateslerin üzerine , kabuklarını soyup ince ince doğradığımız patlıcan ve biberleri atıyoruz.  Bir taşım kaynadıktan sonra ocaktan alıp blenderla püre haline getiriyoruz.Ocağa koyarken damak tadımıza göre tuzunu,biberini ,nanesini ekliyoruz. 









10-15 dakika ocakta kısık ateşte kaynattıktan sonra ajvar sosumuzu soğumadan konserve şişelerimize alıp ağızlarını sıkıca kapatıyoruz.

Ve kış boyu afiyetle yiyebileceğimiz Ajvar sosumuz hazır ,afiyet olsun :)



Sevgiler,
Burcu




6 Ağustos 2015 Perşembe

Abant,Mudurnu,Yedigöller ve Safranbolu

Yalnızca haftasonu kaçamağı için İstanbul’a yakın bir yerler bakarken kendimi Mudurnu ‘daki yüzyıllık tarihi konakların fotoğraflarına bakarken buldum , büyülendim ve haftasonu tatil planınına artı 1 gün daha ekleyip rotamızı tamamen değiştirdim .

Abant Gölü

İlk gün sabahın ilk ışıkları ile düştük yola , İstanbul  Tem Otoyolundan Bolu istikametine doğru devam edip Düzce’yi geçtikten sora Bolu tüneline girdik .Tünelden çıkınca Abant gişelerinde otoyoldan cıkılıyor yaklaşık 25 km sonra Abant Gölü çıkıyor karşınıza. İstanbul Abant arası yaklaşık 280 km , yolculuğumuzu molasız iki buçuk saatte tamamladık.



Milli Parka girerken araba başı belli bir ücret alınıyor girişteki güvenlik tarafından.
Abant Gölünü ve milli parkı gezmeden evvel , yol boyu kurt gibi acıktığımız için kendimizi gölün kenarında , muhteşem manzarası ile insanı büyüleyen restaraunta attık.
Gezi tarihimiz Şubat ayında olduğu için hava soğuk, sert ama güneşliydi .Sonunda Abant Gölünün kıyısında , kartpostalı andıran manzaranın karşısında kahvaltı yapıyorduk ve güneş de sıcaklığını bizden esirgemiyordu .Yaptığımız kahvaltı çok tatmin etmese  de  renklerin ruhumuza verdiği huzurla görmezden geldik.



Göl kenarında yaptığımız yürüşün ardından , milli parkta piknik yapmak dışında pek seçenek kalmadı yapacak. Mevsim müsait olmadığı için biz de Abant’a güle güle diyip iki gece konaklayacağımız Fuatbeyler Konağının yolunu tuttuk.




Mudurnu

Belki de tatiliminizin en heyacanlı ve keyifli kısmı tarihi bir konakta konaklamaktı.
Fuatbeyler konağı  adını 1886’dan 1962 yılına kadar aynı konakta yaşamış İbrahim Fuat Armutçuoğlu’ndan almıştır. Fuat Bey aynı zamanda Cumhuriyet döneminin ilk belediye başkanlarından.Sonrasında bir işadamı bu konaği restore edip turizme kazandırmış.



Konağin içine girer girmez kendimizi o eski zamanların ortasında bulduk , her adım atışımızda duyduğumuz tahtaların gıcırtısı , tavanındaki geleneksel ahşap motifleri ,girişte bizi karşılayan yüzyıllık piyanonun görüntüsü ile o konakta yaşayan hayatların hikayelerini gözlerimizin önüne getirdik .


Odalar da aynı sadelik ve zariflikle , tarihi dokusu değiştirilmeden restore edilmiş .Tarihin büyüsünden çıkıp eşyalarımızı odaya bıraktıktan sonra ,kasabayı keşfe çıktık.


Benim Mudurnu’yu tercih etmemin ilk nedeni  tarihi bir konakta konaklama şansı  , kasabanın sadeliği ve huzuru ve  gezi planımdaki yerlere mesafe olarak uzak olmayışıydı. 

Mudurnu ufacık, şirin ve gelişmekte olan bir kasaba . Her ne kadar Safranbolu gibi turistlerin ilgisini çekmeye aday bir yer olsa da henüz daha çok yolu olduğunu daha ilk gittiğinizde anlayacaksınız.

Bizim ilk ziyaret noktamız Demirciler Çarşısı oldu  ; sıra sıra dizilmiş dükkanlarda demir ustaları geleneksel mesleklerini bugünde yaşatmak için ellerinden geleni yapıyorlardı .

Demirciler çarşısının paralelinde ufak çaplı küçük el işi satan mağazalar göreceksiniz.İncik boncuk gibi şeylere meraklıysanız mutlaka girin derim , Mudurnu ev hanımlarının yaptığı el emeği iğne oyası takılar ,fularlar gerçekten almaya değer görünüyor.Ben kendime bir iğne oyası kolye aldım bile...


Ardından tarihi Yıldırım Beyazıt Camii’sini ziyaret ettik. Cami tahminen 600 yıllık bir tarihe sahip ,onca deprem,savaş ve göç görmüş caminin bunca yıl ayakta kalabilmesi mucize gibi harika bir şey.İlginizi çekerse caminin hemen yanında aynı adla tarihi bir hamam da bulunuyor.


Mudurnu Kültür Evi’nde Osmanlıdan kalma eski eşyaları inceleyip ,  Saat Kulesi’ne çıkıp kasabayı kuşbakışı izleyip bol bol fotoğraf çektik.

Sıra artık Mudurnu’nun dar ve yokuşlu sokaklarını dolaşmaya geldi. Maalesef eski doku tam olarak korunamamış, o güzelim tarihin içine çirkin betonlar yığılmış,bazı evlerin ahşapları kimsesizlikten ve bakımsızlıktan kırılmış dökülmüş .Her ne kadar Mudurnu halkı ve belediye bu tahribat ve kaybın farkına varmış olsa da eski haline dönüştürmek zaman alacaktır.

Karnımız acıkınca akşam yemeğini Mudurnu girişinde Yarışkaşı Konağı Restaurant ‘ta yemeye karar verdik ve tabii yöreye özel Erişteli Kaşık Sapı Mantısını denedik. Bildiğimiz kesme hamur makarnasının haşlanarak yoğurtla servis edildiği bir yemek üzerine ayrıca keş peyniri ve ceviz koyularak ikram ediliyor.Değişik bir lezzet olarak elbette denenmesini öneriyoruz.

İkinci günün sabahı tarihi bir konağın odasında bir gece geçirdiğimi unutarak uyandım ancak bu çok uzun sürmedi; odadaki antika mobilyalar , 25 m2 lik alanda 6 adet uzun dar pencere, bütün sabah güneşinin hiç duvar yokmuşcasına odanın içine dolması gerçekten farklı bir dünyaya götürmüştü beni .

Konağın restaraunt bölümü sobalıydı , nasıl mutlu oldum anlatamam çünkü kahvaltıda sobanın üzerinde kızarmış ekmek vardı :) 

Yedigöller

Mudurnu ‘dan Yedigöller ‘e bir noktaya kadar hızlıca gidiyorsunuz ancak yolun belli bir kısmı dar, engebeli ve dağ yolu olduğundan yolculuğumuzu yaklaşık 2,5 saatte tamamladık . Yedigöller yoluna girdikten sonra köyler dışında alişveriş alternatifi yok bu nedenle mutlaka bir yerde durup ihtiyaçlarınızı karşılamanızı öneririz.

Yedigöllere girişte araç başı belli bir ücret ödeniyor ancak bizim gittiğimiz sezon yoğun olmadığı için biz bir ücret vermedik.Yedigöller;kuzeyden güneye sıra sıra 7 gölden oluşuyor. Bunlar ; Sazlıgöl,İncegöl,Küçükgöl,Deringöl,Büyükgöl,Kurugöl ve Seringöldür.






Aslında gezimizin bu kısmıyla ilgili ne anlatsak az kalacak çünkü kuzeyden güneye  yürüyüp fotograf çekmeli arada dinlenip bir çay molası vermeli sonra tekrar doğayı keşfe devam etmelisiniz. Gördüğünüz her kare sizi büyüleyecek, yeşilin ,mavinin ,sarının,turuncunun her çeşitini tek tek görüp bu eşsiz doğaya bağlanacaksınız. Biz onlarca fotoğraf çektikten sonra bir daha çocuklarımızla gelmek üzere söz vererek  vedalaştık  Yedigöllerle ve  bozuk dönüş yolunu düşünerek hava kararmadan tekrar düştük Fuatbeyler Konağının yoluna.

Safranbolu

Gezimizin 3. Gününün  sabahı konakta yaptığımız kahvaltının ardından Safranbolu ya doğru yola çıktık . Mudurnu ‘dan Safranbolu yaklaşık  210 km ve yolculuğumuz 2,5 saate yakın sürdü.

Safranbolu kartpostallar ve kültur turu reklamlarından  yalnızca mimarisi ile ünlenmiş görünse de adım adım görülmesi  gereken pek çok doğal cennet var.

İlk olarak ilçe merkezine vardığımız için Kaymakamlar Gezi Evini gezdik.Girişi ücretli olan bu konak  1976 yılından beri kentsel miras olarak korunup halkın hizmetine müze olarak sunulmuştur.Tüm odalarında konağın hem ne kadar ince bir mimari ile yapıldığına sahit oluyorsunuz hem de geleneksel Osmanlı yaşam kültüründen izler görüyorsunuz  ; şehirlerde 30 katlı  sitelerde büyüyenler için mutlaka görülmesi gereken yerlerden bitanesi.


İlçe merkezinde sokaklarda yürüdük , fotograf çektik tabii bol bol. Meşhur lokumculara uğramadan geçmedik , safranlı ve fıstıklı lokumlarından aldık İstanbul'daki sevdiklerimize.


Eski Çarşının içindeki Cinci Handa bir çay molası verdik.Cinci Han 1645 ‘te Kazasker Hüseyin Efendi tarafından yaptırılan bir kervansaray aslında .Restore edilip sonrasında otel,cafe,restaurant olarak hizmet vermeye başlamış.Zamanın en büyük ve görkemli kervansaraylarından da biri,upuzun ve heybetli bir ahşap kapı ile karşılayacak sizleri.


Cinci Han’a gelince hemen yanıbaşındaki Cinci Hamamına girilir denir ancak bizim o kadar vaktimiz olmadığı için eski çarşının içini gezmeye koyulduk hemen. Birbirinde çeşitli ve şirin hediyelik eşyaların içinde kendimizi kaybetmiştik ki közde kahve yapan  Boncuk Arasta Kahvesi ile karşılaştık.

Hemen oturduk  ve iki orta kahve söyledik .Kahveler gözümüzün önünde közde pişirildi hemen yanımızda karadut şerbeti  ile servis edildi. Mis gibi bir kahve yanında da Safranbolu lokumu ; mutluluğu çok uzakta aramamak gerekiyor sanırım.


Çarşıda ufak tefek alışverişten sonra ilçe merkezine arabamızı almaya gittik,bundan sonraki duraklarda araba gerekiyordu artık  .

İlk durağımız Tokatlı Kanyonu ve Kristal Teras oldu .Yazımın ilk başında dediğim gibi Safranbolu ‘nun mimarisi dışında doğal güzelliklerinin de yer aldığı bir çok yerden yalnızca biri burası. Kanyonun başlangıcı Tokatlı Köyü’nün bulunduğu nokta,  diğer noktası ise Eski Çarşı’ya kadar uzanıyormuş. Nehir boyunca kuş cıvıltıları eşliğinde tertermiz havanın keyfini sürerek yürüyüş yapabileceğiz gerçekten şahane  bir yürüyüş yolu bulunuyor.Ara ara minik şelalerle karşılaşıp nefis fotograflar çekebilirsiniz.Tokatlı Kanyonun hemen üst tarafında Kristal bir teras bulunuyor, çok dayanıklı kırılmaz camdan yapılmış teras Türkiye’de bir ilkmiş. Kanyonun yukarıdan görüntüsünü burada fotoğraflamak gerçekten keyif verici oluyor hem de cam terasın şeffaflığını hissederek.



Ardından İncekaya Su Kemeri ‘ne gidiyoruz ,116 metre uzunluğunda, 6 kemerli görkemli bir yapı. Tokatlı Kanyonunun hemen solunda kalıyor. İncekaya Su Kemeri Sadrazam İzzet Mehmet Paşa tarafından, Safranbolu’ya su getirmek için yaptırılmış.

Ve son olarak Hıdırlık Tepesine gitmek üzere ayrılıyoruz İncekaya Su Kemeri'nden.
Her zamanki gibi en çok keyif aldığım şeyi sona bıraktım ; bu güzel şehre en tepeden baktım, bakarken hayal kurdum, yaşadığım şehirle karşılaştırdım ve tabii gördüğüm ve yaşadığım bütün güzel şeyler için şükrettim.  

Hıdırlık Tepesine oturup demli birer çay içtik, güzel fotograflar çektik,3 günlük tatilimize sığdırdığımız anılar,nefis tatlarla evimizin yolunu tuttuk.


NOT: Safranbolu yakınlarında gidilecek bir yer daha var ; Bulak Mencilis Mağarası.Bizim vaktimiz kalmadığı için gidemedik ancak önerilen yerler arasında olduğu için paylaşmak istedim.


Sevgiler,
Burcu